DAĞHAN ELİMİ BIRAKMADI…

2010
08.13
Paylaş

Vize Festivali’ndeydik geçenlerde…

Can dostum Uğurkan Erez’in muhteşem bir organizasyonunda. Anacağı Adalet Erez adına adadığı gecede hep beraberdik. Uğurkan’ımın kızı Billur Erez’in de kreasyonlarını sergilediği gecenin finalinde Erol Albayrak defilesi ve Tuğba Özay vardı. Gecenin sunucuları ise Seranay Sarıkaya ve Dağhan Külegeç…

Bende Ayşe kulunuz kısa bir stand-up gösterisi yaptım. Yaptım da nasıl yaptım bir de bana sorun?

Sordunuz mu? Tamam ben de anlatayım;

İsimleri saydıklarım sahnede ama bir de seyirci koltuğundakiler vardı, kızkardeşim Sevinç Erbulak, idolüm Ulvi Alacakaptan İstanbul’dan kalkıp sırf bana destek olmaya gelmişti, okul arkadaşım Oya Ölçer Giray, yakın dostlarımdan Işıl Kadıoğlu, Ceyda Koçak da vardı. Canım arkadaşım, usta fotoğraf sanatçısı ve de sandal boyama deyimini öğrendiğimiz Mehmet Çağlarer fotoğraflarıyla o geceyi ölümsüzleştirdi. Ve tabiki otuzbin Trakya’lı da seyirci koltuklarında alkışlarıyla eşlik ettiler geceye…

Billur’un defilesinin ardından sahneye çıkacağım ama çıkmak istemiyorum. Birden bire çok fena heyecanlandım. Yok yok, ben yapamayacağım diyorum kendi kendime.

“Ahh be Ayşe, senin ne işin var 30bin kişinin önünde, sen ancak 3-5 arkadaşının yanında geçmiş anıları kendine ait bir tarzla anlatır eğlendirirsin milleti, patlatırsın bir kahkaha”

diyorum, kalbim sıkışmaya başlıyor, deli cesaretime kızıyorum. Ama artık çoook geç, Serenay ve Dağhan adımı anons ediyor. Ben sahneye çıkıyorum. Aman allahım o ne sahne, git git bitmiyor. E tabi benim gibi küçük bir kadın için yapılmadı ki, sahne defile için yapıldı, devasa, kocaman ben gidiyorum gidiyorum bitmiyor. Sanırım bayılacağım. Allahtan o gece için aldığım 25 santim yüksekliğindeki topuklu ayakkabılarımı son anda giymekten vazgeçmişim, yoksa yere kapaklanacağım. Sunucuların yanına geldiğimde heyecanım dorukta, ne anlatacağım, nasıl anlatacağım aklımdan gidiyor, şuradan bi iniversem diye düşünüyorum. Serenay gecenin akışı gereği bana hoşgeldin beşgittin dedikten sonra içeri kulise giriyor.

Ama Dağhan gözüme bir bakıyor ve anlıyor. Anlıyor ki annesi heyecandan ölüyor. Ve elimi tutuyor. Gözündeki ışıktan anlıyorum, bana “ben buradayım, hadi bakalım göster bu adamlara, sen küçük ama dev kadınsın” diyor. Elimi tutuyor ve gösteri boyunca bırakmıyor. Benim sesimin titrediği yerlerde bana “çanak” tutuyor, rahatlatıyor ve ben en yakınlarımla beraber 30bin kişinin alkışlarıyla kulise giriyorum. Dağhan’la bir kez daha gurur duyuyorum.

O gece sahnede bir ANNE-OĞUL, birde BABA-KIZ vardı. Uğurkan – Billur Erez Çıdamal. Sanırım hepimiz birbirimizle gurur duyduk.

Ben buna benzer bir duyguyu bundan yaklaşık 25 yıl önce gene hissetmiştim. Ali Poyrazoğlu’nda SEÇİMLER oyununda sahneye çıktığımda babam Altan Erbulak’da bırakmamıştı elimi…

Ne mutlu bana hayatımda 2 erkek elimi hiç bırakmadı…

Darısı tüm evlatların, annelerin ve babaların başına…

Gökten 3 elma düştü bir Altan’ın, biri Dağhan’ın biri de benim başıma:)))

BABAMI SEVGİYLE ANDIK…

2010
08.10

Babamızı andık geçenlerde, hem de sevgiyle…

Bedenen aramızda 22 yıldır olmadığı halde son derece kalabalık bir izleyici kitlesi önünde andık hemde…

Gurur duymamak, öyle bir adamın kızı olmaktan keyif almamak kaçınılmazdı. Tek sıkıntı aramızda olmayışı idi ama hepimiz emindik ki o gece Ortaköy semalarında o muhteşem kahkaları ile bizimle beraberdi…

Darısı her babanın her evladın başına…

Yazımın bundan gerisini sevgili dostumuz Cihan Demirci’nin satırları ile devam etmek istiyorum

Mizahımızın, tiyatromuzun, karikatürümüzün büyük ustası, çok yönlü sanatçı Altan Erbulak, Beşiktaş Belediyesinin düzenlediği “Ustalara Saygı” etkinlikleri kapsamında, 2 Ağustos gecesi Ortaköy Meydanında düzenlenen bir gecede anıldı…

ALTAN ERBULAK… O sayısız sanatı aynı anda yapma ustalığı göstermiş bir büyük ustaydı… 1988 yılının 1 Mayıs günü, henüz 59 yaşındayken aniden ayrıldı bu dünyadan… 26 Temmuz Pazartesi gecesi yapılacakken sağanak yağmur nedeniyle ertelenen Altan Erbulak gecesi bu kez 2 Ağustos gecesi çok sıcak bir yaz akşamında Ortaköy Meydanında kalabalık bir izleyici kitlesi altında gerçekleşti. “Ustalara Saygı” etkinliklerini düzenleyen Faruk Şüyun‘un açış konuşmasıyla başlayan gecede ilk önce sahnedeki ekrana Cihan Demirci‘nin hazırladığı “Bir Sıcak Kahkaha” adlı Altan Erbulak sunumu geldi. Altan Erbulak’ın yaşamında fotoğraflar ve karikatürlerle kesitler sunan bu sunumun ardından, sahneye Erbulak Ailesinin fertleri; Ayşe, Sevinç ve Füsun Erbulak çıktılar. Ayşe Erbulak’ın her zamanki sıcak sunuşuyla süren anma gecesinde Sevinç ve Füsun Erbulak Altan Erbulak’a dair anılarını paylaştıktan sonra sahneye bizce gecenin yıldızı, Altan Erbulak’ın en yakın arkadaşlarından biri olan Halit Kıvanç usta geldi. Yaşlanmayı adeta durduran, yıllara direnen büyük sunucu Halit Kıvanç güzelim Türkçesi, tatlı üslubuyla Altan Erbulak’ı ne denli sevdiğini gösteren, hem kahkahalar attıran, hem de göz buğuluyan anılar aktardı sahneden.

Altan Erbulak’ın büyük kızı

Ayşe Erbulak gecenin moderatörlüğünü üstlendi.

Ayşe Erbulak’ın stand-up’çı kıvamında esprilerle renklendirdiği geceye Altan        Erbulak’ın torunu Dağhan Külegeç, yeniden geri döndüğü dizisinin çekimleri  nedeniyle katılamadı.

Altan Erbulak’la birlikte çalışmış karikatürist Haslet Soyöz‘ün ona dair görüşlerini aktarmasının ardından sahneye;Esin Afşar, Naşit Özcan, Levent Can çıkıp Altan Erbulak’a dair anılarını paylaştılar. Gülriz Sururi‘nin Bodrum’dan telefon bağlantısıyla katıldığı gecede, tiyatro oyuncusu Şefik Döğen ile Hattat Etem Çalışkan da söz aldılar. Ayşe Erbulak’ın stand-up’çı kıvamında esprilerle renklendirdiği geceye Altan Erbulak’ın torunu Dağhan Külegeç, yeniden geri döndüğü dizisinin çekimleri nedeniyle katılamadı. Karikatür dünyasından; Mustafa Bilgin ile Akdağ Saydut da izleyiciler arasındaydılar. Yoğun bir izleyici kitelsinin takip ettiği gece Bora Öztoprak ve Kaan‘ın bir kaç şarkısıyla renklendikten sonra sahneye son olarak çıkan mizah yazarı, karikatürist Cihan Demirci‘nin Altan Erbulak’a dair anı ve anekdotlarıyla son buldu… (HABER: MİZAHHABER)

ANNE-BABA LEZZETİ…

2010
07.24


Geçen haftayı ailemin yanında Ayvalık’da geçirdim…

Her yetişkene şiddetle tavsiye ederim ki bir ara anne-babalarıyla otursunlar.

Sonuç şöyle oluyor; BİR ARABA BOSTAN, YAN GEL OSMAN:)))

Anne kişisi evladının elini sıcak sudan soğuk suya sokturtmaya kıyamıyor.

-      anneciğim ben yaparım sen bırak

diyecek oluyorum, canım annemin cevabı hazır;

-      sen evinde hep yapıyorsun, azıcık burada dinlen…

E anneciğim, canım anneciğim sen zaten yıllardır yapıyorsun her türlü işi…

Babam deseniz başka (yok paniğe kapılmayan esas babamdan değil, yıllardır anneme eşlik etmiş, kızkardeşim Nilgün Kuruöz’ün babasından bahsediyorum) bir şekilde özen gösteriyoriyor kızının rahat etmesine.

-      Ayşe’ciğim canım kızım, sana deniz kenarına şezlong getireyim mi?

-      Yok Önoş’cuğum sen zahmet etme ben taşırım

Diyecek oluyorum. Aaa olur mu öyle şey sevgili Öner Taşdelen hemen taşıyor güneşde yanmak için yatacağım ağır şezlongu…

Anneciğim kahve getiriyor deniz kenarına….

Aaaa noluyor yahu ben “Saba Melikesi Belkıs” mıyım?

Kahveler içildikten 2 saat sonra Önoş sesleniyor öğle yemeği hazır diye.

Daha öğle yemeğini hazmetmem biterken anacığım 5 çayını demleyip deniz kenarına getiriyor.

Ayvalık günlerim ailemin bana sevgiyle bakması sonucu biterken “acaba ailemle mi otursam” diye düşünmeye başlıyorum.

Hele annemin her gece ve her sabah yatağıma gelip öpmesi yok mu? Kim sevebilir ki beni böyle şevkatle?

Oğlum Dağhan Külegeç’e anlattım bunları. Gel ben de sana bakayım şöyle 1 hafta dedim ama anlamadı daha. Doğru bana da 30’lu yaşlarda söyleseler bön bön bakardım. Ama 50’li yaşta hele ki kendi evladın da büyümüşse anne-baba bakımı pek bir lezzetli oluyor.

Size de tavsiye ederim… zaten herkese önce SEVGİ tavsiye eder, içinizde sevgi varsa yaşam daha kolay hale geliyor…

“EZBER”İ EZBERLEDİNİZ Mİ?

2010
07.15

Ezber’in oluşum aşamasında kızkardeşim Sevinç Erbulak sayesinde haberim vardı. Yani şööle bişey duymuştum;

  • abla, hayvan hakları konusunda bi film var onda oynacağım.

demişti kızım/kızkardeşim Sevinç…

Açıkçası baştan pek üstünde durmamıştım, eşini yeni kaybeden biri olarak sokaktaki hayvanlar beni pek fazla ilgilendirmiyordu.

Ancak yüzünü görmesem de pek sevdiğim ama erken yaşında kaybettiğimiz sevgili Emine Atik bana “Ezber” filmini yollayınca ve de ben o filmi seyredince allak bullak oldum…

Hani kendimiz yapılmasını istemediğimiz bir şeyi nasıl ki başkalarına yapmamamız gerekiyorsa bu kısa film de bize bunu anlatıyor. Projede yer alan oyunculara imkanım olsa “en büyük”, “en-en” ödülleri verirdim. Bu kadar dozunda, bu kadar şık oynanabilirdi “hayvan” rolü hem de “sokak hayvanı” rolü…

Tabii iş oyuncularda bitmiyor. Projenin sahibi olan sevgili Tolga Öztorun’a ve onunla beraber yola çıkan tüm dostlarının önünde saygı ve sevgiyle eğilmek istiyorum…

Bazen bazı işler görürüz, o işi görmekle yetinmeyip içinde de yer almak isteriz ya, işte bende öyle oldum. “Ezber”in bir noktasında bulunmayı çok isterdim, kablo taşıyabilir, makyaj silebilir, moral verebilirdim…

Ağlayarak, düşünerecek, hissederek seyrettim bu ticari kaygısı olmayan insani/hayvani filmi…

Size de tavsiye ederimJ))

P.S.  Bu yazımı bu yıl gencecik yaşta kaybettiğimiz ve bize kendini doğal olarak sevdiren EMİNE ATİK’e adıyorum…

Sil baştan başlamak lazım bazen…

2010
06.19
Paylaş


Bazen “tamam artık herşey yolunda, bundan sonrası benim hayatım böyle gider” dediğiniz anda herşey altüst oluyor…

İşte benim hayatım da o korkunç gün de 8 ağustos 2008 de tepetaklak oluverdi. Oysa herşey ne kadar da güzeldi. Norveç’teydim, dünyanın en melek insanı her zaman “kocaman koca” dediğim Willy’m vardı, güzel bir evim, başarılı olmuş adını kocaman gülümsememden alan kafem “smile cafe & catering”, arabamla mutlu ve sakin bir hayat sürüyordum. Yani hayat normal ve rutinasında gidiyordu. Bu mutlu yaşamın içinde olmayan ise benim ailem, yakınlarım ve şehir yaşamımdı. Bu eksiklik yıllar geçtikçe artsa da ben de İstanbul’uma daha sık gider-gelir olmuştum. Sonuçta bi yaramazlık yoktu. Taaa ki kötü huylu bir tümörün benim kocaman koca Willy’min pankereasına yerleştiğini ve önünde çok kısa zamanı olduğunu duyana kadarL((

Sonrası çok korkunçtu, hastaneler, kemoterapiler, ölüm, cenaze, yalnızlık…

Yapamadım yabancı bir ülkede yapayalnız. Bir oradaki rahat yaşamıma bir de yalnızlığıma baktım. Yakınlarım, sevdiklerim olmadan o rahat yaşamın ne işe yaraması vardı ki sanki?

Önce köpeğimiz Barbie’den başladım. Gözyaşları içinde bir çiftliğe verdim ve bir daha köpek almamaya yemin ettim. Çünkü Türkiye’den Norveç’e göçerken de şimdi rahmetli olan Cincan adlı köpeğimden vazgeçmiştim ve ne yazıkki eski eşimin yeni hanımı “Ayşe’nin eşini almış ama Ayşe’nin köpeğini reddetmişti”. Sonuçta her iki ülkede arkamda bir köpek bıraktım…

Ardından ellerimle, ruhumla kurduğum kafemi orada çalışan Töri ve Ase’ye devrettim…

Eşyalarımı yüklendim, arabamı sattım, evimi satılığa çıkarttım ve bir mart günü heyecanla gittiğim Norveç’ten, bir mayıs günü tekrar geriye yurduma, vatanıma, şehrim İstanbul’uma, aileme, can dostlarıma, büyük şehir yaşamıma geri geldim…

50’li yaşların başlangıcında SİL BAŞTAN yapmaya….